içeriğe atla
epikrizim

sancı

Ağır bir sancıyı benimsedim. Yabancı sayılmaz, bu sefer daha ruhsuz. Orada olduğunu bile bile hem de, belki de o bile küs bana. Oysa küçük bir gizlisinden jest kadardı renksiz lanet, yalnızlığımın dışa vuruşu. Haykırmaya; en acısından çalışıyordum dökmeye yaşlarımı, aslında haykırıyordum da. Etrafımdaki bağımlılara neydi, ne haddimeydi? Sonuçsuz kalırken elimden gelenler, vuruyordum kendimce yetersizliğimi sancıma. Buruktum, kırıktım… İçinde kaybolduğum bu sis, kurtulmak değildi artık derdim.

“Ev” dediğim kaçamak mahzenime attım adımımı. Daha sessizdi dünümden ve ondan öncekilerden. Yalnızlığımın dışa vurumları… Kendime dahi sustum. Hissettim, yine bir milat vakasıydı. Hoş; kendimi kandırmamamla övünüp duran ben, bu milatların çoğunda başrol oynadım. Ruhumun, bedenimden yalvar yakar kurtulmaya çalışmasına tanık olduğum ilk an bu değildi. Evet, hapsettim. Yaptığım fedakarlığın sadece bir değeri olsun, fazlasını istemedim. Tek taraflı değildi. “Normal” çabalarım cevapsız, “Alışılagelmiş” yetersiz. Haksızlık ediyordum. Öfkem, içimdeki çocuğun bana verdiği misafirlik sözünü unutmuşçasına söz hakkımı elimden alması gerektiği an.

Benimseştiğimiz sancı; benliğimdeyken anladım, bu sefer farklı olacaktı. Yüksek bir hızla çarpıyordu kalbim, hayattaydım o an için. Zoraki nefesler, renklerim dökülüyordu gözlerimden. Daha da grisi varmış; inandım, bu sefer söz. Veriyor olduğum ani savaşımda, galip gelmeyi gerek göremedim ilk defa. Özgürdüm aslında. Belki o andaydı asıl gökyüzü mavisi; o andaydı asıl gün batımı turuncusu, o andaydı yakamoz...

Kaçırdıklarımı düşünemeyecek kadar bitap düştüm. Anlatmaya çabalamadım, kimse de dinlemezdi zaten. Oynadığım rollerimden sıyrılmaktaydı artık merakım. Yine de anlayamadım, cezam kesilirken neredeydi aklım? Galiptim, ne pahasına?